Îman Edenlere Cenâb-ı Hak'tan ÇOK MÜHİM BİR İKAZ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Îman Edenlere Cenâb-ı Hak'tan ÇOK MÜHİM BİR İKAZ

Mesaj tarafından lübabe Bir Cuma Tem. 24, 2009 11:13 pm

Îman Edenlere Cenâb-ı Hak'tan ÇOK MÜHİM BİR İKAZ
Yazar Asım UÇAROK
İster aynı anne-babanın evlâdı olmanın ifadesi olsun, ister samimî bir hitap ifadesi, ister mecâzen bütün insanlığı kucaklayan bir serlevha; sımsıcak bir kelimedir, kardeş...

Türkçe «karındaş», yani aynı batından doğan, aynı anneden dünyaya gelen menşeinden gelen kardeş; kardaş, gardaş gibi mahallî söylenişleriyle daha bir sıcak, daha bir samimîdir.

«Kardeş kardeş geçinmek, kardeşçe yaşamak, kardeşten öte olmak, kardeş gözüyle bakmak» gibi deyimlerimizde de görüleceği gibi kardeşlik, dostluğun, birbirini düşünmenin, iyi geçinmenin ifadesi gibidir. Fakat ister en dar mânâdaki aynı ana-babadan olma ve doğma mânâsında olsun, ister mecâzî, dînî olarak kazandığı geniş anlamlarda olsun; kardeşlik, yanı başında dertleri de getirir. Kardeşi doğan çocuk; artık anne-babasını, daha fazla şefkat ve alâka bekleyen, üstelik masum, üstelik zavallı yeni biriyle paylaşmak mecburiyetini hissedince, ister istemez ortaya çeşitli duygular çıkar. Öyle ki atalar;

“Kardeş kardeşin ne öldüğünü ister ne onduğunu...” diyerek, kardeşlerin arasında yaşanan duygu renkliliğini ifade etmişlerdir.

Öte yandan öz kardeşler ne kadar geçinemeseler, birbirlerine her ne kötülüğü yapsalar sonunda Hazret-i Yûsuf ve kardeşleri gibi selâmet limanına çıkarlar. Atalarımız bunu ifade için de tecrübelerini konuşturmuşlar:

“Kardeşim olsun da kanlım olsun!”

“Kardeş kardeşi atmış, yar başında tutmuş!”

Kim bilir belki de Hazret-i Yûsuf’un kıskançlıktan gözleri dönen kardeşlerini, yaşadıkları kıtlıklar, zorlu yolculuklar, ikinci kez babalarına mahcup düşmeleri gibi imtihanlar hayli terbiye etmiş, bu zorluk zamanlarında kardeş kıymetini bilir hâle gelmişlerdir. Kardeş kardeşin kıymetini henüz çıkmadığı aile ortamında bilemez. O huzurlu denizden çıkıp ellere karıştığında anlar.

Fakat Hâbil gibi çok şanslı olamayanları da vardır. Kābil’in de hemen perişan ve pişman olduğunu öğreniyoruz. Ne yazık ki Kābil, bu ilk cinayette kardeşinin cesedini ne yapacağını, kardeşini gömen bir kargadan öğrenecektir.

Kābilden beridir kılavuzu karga olan kardeşler, hep kardeşlerinin kuyusunu kazmaya çalışırlar, kardeşlerini haset kuyularına atmaya çalışırlar. Fakat dara düştüklerinde sığınacakları yine kardeşleridir.

Kardeşin varlığı her zaman problem değildir, fakat; «iki padişaha az» olan cihan hükümdarlığına namzet olan şehzade kardeşler için, kardeş pek büyük bir müşküldür. Selçuklular hâlledemedikleri bu problemle tarih sahnesinden zamansız çekilmişler; Osmanlılar ise bu hususta bir hayli bâdireler atlatmışlardır.

Şehzâdeler güreş tutuşup oldularsa şâh,
Kardeş fedâ edip korumuşlardı şevketi...

Kardeşin kıymetini belki de Medyen hasretliğinde bilen Hazret-i Musa ise, kardeşi için peygamberlik isteyen ve duâsı kabul edilen bir peygamberdir. Kendi celâl ve celâdetine karşılık, sabır ve hilim insanı olan Hazret-i Harun ile birbirlerini tamamlamış gibidirler.

Onların gösterdiği o kardeşçe yapıyı, Bâyezid ile Cem; Korkut ile Yavuz gösteremez miydi?

Gerçi Selçuklu devlet adamlarından ve büyük hayır-hasenat sahibi Celâleddin Karatay, saltanatın ortağı üç şehzade kardeşi aynı anda tahta oturtabilmişti fakat hükümdarlık, kardeş de olsa ortaklık kabul etmez!

Öz kardeşlerin çatışmasına çok da şaşırmamalıdır. Çünkü neticede bütün insanlar kardeştir ve onlar da maalesef nefislerine uyduklarında anlaşmazlığa düşmektedir.

İnsanların kardeşliği Âdem babadan dolayı bir vâkıadır. Fakat Arap Yarımadası’ndan kalkıp İber Yarımadası’na kadar giden Endülüslü müslüman Arapların; kendi aralarında Mudarlı mı Rebîalı mı? Adnânî mi Kahtânî mi? Hicazlı mı Yemenli mi? Hicazlıysa Kureyşli mi Sakifli mi? Kureyşliyse şu boydan mı bu boydan mı diye ayrımcılığa düştüklerini görünce nefsâniyete râm olan insanın kendini üstün görmek ve bencillik yapabilmek için gözün üstünde kaşın varlığını dahî yeterli bahane sayacağından emin olabiliriz!

Fakat insanlığa onu haddinden fazla abartan anlayışlarla bakanlar, Yaratıcı’yı -hâşâ- hesaba katmadan da insanlığın, hele çok söylenen tabirle halkların kardeşliğine inanmak istemişlerdir:

Ebnâ-yi beşer birbirinin kardeşi... Hulyâ!
Olsun, ben o hulyâya da bin canla inandım.
(Tevfik Fikret)

Tevfik Fikret zorla inanmak istiyor fakat şair Eşref, değil insanlıktan kardeşleri, öz kardeşlerinden bile yılmıştır:

Kabrimi kimse ziyâret etmesin Allâh için
Gelmesin reddeylerim billâhi öz kardâşımı
Gözlerim ebnâ-yı Âdem’den o rütbe yıldı kim;
İstemem ben Fâtiha tek çalmasınlar tâşımı!

İnsanoğlu bir acayiptir. Halkların kardeşliğine inanan ve milliyetçileri faşistlikle; din kardeşliğine inananları -sanki bir suçmuş gibi- ümmetçilikle suçlayanlar; kendileri de sosyalist enternasyonalci olarak her milletten hemfikir olduklarıyla birleşip diğerlerini öteki, yabancı sayıyorlar. İnsanları kardeş gördüklerini iddia eden bu görüşün bazı mümessillerinin “barışçıl eylemlerinde” çiçekleri bile tahrip etmekten duydukları zevk, geçmiş yıllarda kayıtlara geçmişti.

Hâlbuki hem öz kardeşliğin, hem insanlık plânında insanları kardeş görebilmenin tek yolu samimî, özümsenmiş, gerçek bir İslâm inancıdır! Çünkü, insanı; ancak bu şekilde Yaratıcı’sının mükerrem, dokunulmaz kıldığı, hak ve hukuku üzerine ilâhî rahmete itimadın gölgesini bile düşürmediği özel bir varlık olarak görebilirsiniz. Yoksa, Yaratıcı’ya ve O’nun emirlerine îman yoksa; ya ırk, ya ideoloji, ya başka bir şey, insanı basit bir sinek gibi görmenize hizmet ediverecektir.

Her yolu mubah sayan Makyavelizm; insanları da üstün ırk, gelişmemiş ırk olarak ayırmanıza yardımcı olan Darwinizm, Nazizm, Nasyonalizm; altta kalanın ezilmesini serbest bırakan (!) Liberalizm; toplum, insan, varoluş, emek gibi soyut levhalar altında insanlığı gıda zincirinin en üstündeki hayvan olarak gören Sosyalizm, Egzistansiyalizm, Hedonizm... Hiçbiri insanlığı gerçekten hilkatte eşit kardeşler olarak göremez.

Biri ırkçılığa düşmandır, ama sınıfçıdır, elittir, aristokrat yanlısıdır ilh.

Yalnızca Allâh’ı Rab, insanlığı da O’nun kulları görmekle; sadece insanları değil bütün mahlûkatı, bütün kâinatı aynı Yaratıcı’nın eserleri olmak noktasında eş ve kardeş görme ufku açılır.

İşte asırlar öncesinden Ahmed Fakih’e bu îmânın terennüm ettirdiği mısralar:

İşit imdi bu ahvâli i kardaş
Çün ümmetdür biribirine ihvân
Yavuz sanmaya kardaş kardaşına
Hakîkatdür bu sözüm bana inan

(...)
Sırât’a uğrayısardur yolun bil
Kılıçdan iti dirler ince kıldan
Yarın andan geçisersin yol oldur
Sakın imdi i kardaş çıkma yoldan!

“Ey kardeş, şimdi şu ahvâli işit. (Sana kardeşim diyorum) Çünkü ümmet birbirine kardeştir. Kardeş, kardeşi için kötü düşünmemeli. Bu sözüm gerçektir, bana inan. ... Bil ki yolun (kıyâmette) kılıçtan keskin, kıldan ince dedikleri Sırât’a uğrayacaktır; yarın ondan geçeceksin, (o hâlde o yoldan geçebilmen için) sakın ey kardeş bu dünyada yoldan çıkma!”

Böyle bir kardeşlikle yürüdükçe kapılar hep bize açılmıştır. Fetihler, zaferler birbirini izlemiştir. Ama gelin bir de mağlûbiyetlere; Ankara Savaşı, Viyana Bozgunu, Balkan fâciası gibi hezimetlere bakın; hep karşınıza kardeş çekişmesi, kardeş kavgası çıkacaktır.

Din kardeşliğini, ümmet birliğini başka ideal birliklerine karıştırmamak gerekir. Bütün bâtıl ve muharref dindaşlar ve ideolojik yoldaşlar; kendileri dışındakilere karşı hiçbir ahlâkî sorumluluk taşımamışlardır. Osmanlı tarihinde, Yıldırım’la yaptıkları muâhedeyi; “Kâfire verilen sözü tutmaya gerek yoktur!” şeklindeki papa fetvâsıyla bozmaları gibi hâdiseler dünya tarihinde çok yaşanmıştır. Cenâb-ı Hak; ehl-i kitaptaki bu tavrı şöyle istihzâ ile kınıyor:

“Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emânet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emânet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iâde etmez. Bu da onların; «Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur.» demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar!” (Âl-i İmrân, 75)

Müslümanlar; bu sebeple gayrimüslim hukukuna daha bir itibar göstermişlerdir. Fakat son asırlarda tefrikayı alevlendiren bazı cereyanlar müslümanlar arasında da yayıldığı için, değil gayrimüslimlere karşı, kendi içlerinde bile bu hassâsiyette fire veren çok sayıda müslüman bulunmaktadır.

Cenâb-ı Hak, dîninin başkalarına zulmetmeye bahane kılınmaması için çok mühim bir umdeyi kitabında iki kez tekrarlamıştır:

“Ey îman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. BİR TOPLULUĞA DUYDUĞUNUZ KİN, SİZİ ÂDİL DAVRANMAMAYA İTMESİN.” (el-Mâide, Cool

Bugün bu âyeti, kendisine iniyormuşçasına dikkatle dinlemeye çok sayıda «îman eden fert ve millet»in ihtiyacı olduğu açıktır. «Falancadan evliyâ, koyma kapıya...» gibi inancı rencide eden sözlere bile vardırılmış, kin temelli kabul ve davranışlar, kardeşlik için en büyük dinamittir. Ne müslümanlığa ne de insanlığa sığar.

Kardeşçe yaşayarak bütün insanlığa adaletle şahitlik eden müslümanlar olmamız için bu ikazı sürekli akılda tutmalıyız.
avatar
lübabe

Mesaj Sayısı : 210
Kayıt tarihi : 19/07/09

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz